Porpoises

We were out on the fjord in the rowing boat, the sky was grey and heavy. Before us lay Lihesten, a long, almost vertical cliff which rises straight from the fjord to a height of several hundred meters, in some places visible as a darker, slate-colored wall deep in the fog. My hair was damp. If I ran my finger over the sleeve of my waterproof jacket, water gathered along it. The creaking and knocking of the oars against the rowlocks could be heard more distinctly than usual; the sounds that normally left the boat and dissipated across the open water were now held back, packed in close by the fog, which also prevented other sounds from reaching us. When my grandfather stopped rowing and pulled in the oars, everything went quiet. The water moved slowly, in giant undulating swells, the surface was almost completely smooth. My cousin and I let out the sinkers, which spun down into the deep beneath us. Then a sort of rushing noise came from somewhere nearby. My cousin looked up. Grandfather didn’t react at first. The sound grew louder, a faint ripple added itself to the rushing sound, something moved through the water. My cousin pointed, grandfather turned to look. Just a few meters away the necks and backs of a pod of sea animals rose from and sank back into the water.

I felt something lift within me.

There were five, six of them, they were swimming close together, ploughing through the water, which whitened slightly every time they broke the surface. I will always remember that rushing sound. And the sight of them, how they glided past us in the water, with movements that seemed cheerful and concentrated at the same time. Their smooth grayish-brown skin, their blunt bodies the length of children, the glimpse of what must have been their eyes, little black circles above their prominent snouts. And their mouths, which seemed to be smiling.

Later, when they were out of sight, grandfather said that seeing porpoises brings luck. He would say things like that, he believed in omens and signs, but even though I liked hearing it, I didn’t believe for a second that it might actually be true. Now I do. For what do we really know about how luck and misfortune are distributed? If they originate within the human realm, as most people seem to think in our rational era — that we ourselves create our own happiness or misfortune — the question becomes what ‘ourselves’ might mean in a time like ours, if not a mere collection of cells that have realized an inherited trait and been modified by experience, and that are activated and deactivated in tiny electrochemical storms, causing us to feel, think, say, do something in particular? The external consequences of which set off a new inner storm and a subsequent series of emotions, thoughts, statements, actions? Such a reduction is absurd and mechanistic, but no more absurd and mechanistic than the reduction of porpoises to marine mammals with certain traits and patterns of behavior, for anyone who has experienced them, rising not only out of the deep, but out of time itself, unchanged as they have been for millions of years, knows that to see them is to be moved by something: it is as if they are touching you, as if you have thereby been chosen.

— Karl Ove Knausgaard, Autumn

Kayıkla fiyorda açılmıştık, gökyüzü gri ve ağırdı. Doğrudan fiyorttan yükselip birkaç yüz metre yüksekliğe ulaşan ve yer yer sislere bürünmüş koyu, boz bir duvar gibi görünen Lihesten önümüzde uzanıyordu. Saçlarım ıslaktı. Yağmurluğumun koluna sürdüğümde parmağım ıslanıyordu. Iskarmozlarda tıkırdayıp çatırdayan küreklerin sesleri her zamankinden keskindi; normalde kayıktan çıkıp açık sularda eriyen sesler o sırada kalıcıydı, onları yakınlara sıkıştıran sis diğer seslerin de bize ulaşmasını engelliyordu. Büyükbabam kayığı durdurup kürekleri içeri alınca etrafa bir sessizlik çöktü. Sular usulca, geniş ve şişkin dalgalarla kımıldanıyordu, yüzey neredeyse büsbütün pürüzsüzdü. Derken yakınlarda bir yerden akışkan bir ses geldi. Kuzenim başını kaldırdı. Büyükbabam ilkin tepki vermedi. Ses giderek yükseldi, akışkan sese cılız bir şıkırtı eklendi, suda bir şey hareket ediyordu. Kuzenim gösterdi, büyükbabam bakmak için döndü. Yalnızca birkaç metre ötemizde bir deniz hayvanı sürüsünün boyunları ve sırtları su üzerinde bir belirip bir kayboluyordu.

İçimi bir sevinç duygusu kapladı.

Beş altı tanesi yan yana yüzüyor, ne zaman yüzeye çıksalar hafiften beyazlayan suyu yararak ilerliyorlardı. O akışkan sesi hiç unutmayacağım. Ve görünüşlerini, hem neşeli hem de hedeflerine odaklanmış hareketlerle suda yanımızdan kayıp gidişlerini. Pürüzsüz grimsi kahverengi derilerini, çocuk boyunda küt bedenlerini, çıkık burunlarının üzerinde bulunan, gözleri olduğu aşikâr küçük siyah dairelerdeki pırıltıyı. Ve gülümsüyor görünen ağızlarını.

Daha sonra, liman yunusları gözden yitince, büyükbabam onların şans getirdiğini söyledi. Böyle şeyler söyleyip dururdu, alametlere ve kehanetlere inanırdı, ondan bunları duymayı sevsem de gerçekten doğru olabileceklerine bir an bile inanmamıştım. Şimdi inanıyorum. Sonuçta talihin ve talihsizliğin nasıl dağıtıldığını hiç bilmiyoruz, öyle değil mi? Rasyonel çağımızda çoğu kişinin düşündüğü gibi, kökenleri insan âlemine dayanıyorsa, yani mutluluğumuzu ve sefaletimizi kendimiz yaratıyorsak o zaman soru, bizimki gibi bir zamanda “kendimiz” dediğimiz şey, kalıtsal bir özelliği gerçekleştiren ve deneyimle düzenlenen, minik elektrokimyasal fırtınalarda etkinleşip devre dışı kalan ve belli bir şeyi hissetmemizi, düşünmemizi, söylememizi ve yapmamızı sağlayan hücreler toplamı değildir de nedir, sorusuna dönüşür. Söz konusu şeyin dışsal sonuçları da yeni içsel fırtınalara ve onları izleyen duygu, düşünce, ifade ve eylem dizilerine yol açmıyor mu? Böylesi bir indirgeme absürt ve mekanikçi; fakat liman yunuslarını belli özellikleri ve davranış dokuları olan deniz memelilerine indirgemekten daha absürt ve mekanikçi değil, çünkü yalnızca suyun değil zamanın da derinliklerinden yükselen, milyonlarca yıldır değişmeden kalan bu hayvanlarla karşılaşan herkes bilir ki onları görmek bir şeyden etkilenmektir: Sanki size dokunurlar ve böylece seçilmiş olursunuz.

— Çeviren: Haydar Şahin

Paintings by Deniz Ateşböceği

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: