Where the hall ended

Excerpted from Love in the Days of Rebellion, by Ahmet Altan, English translation by Brendan Freely and Yelda Türedi

He’d been in this large hall twice before, but his knowledge of the palace ended where the hall ended, he’d never seen anything of the palace beyond that point. 

There was a small room behind the large hall; he walked timidly toward that room, waiting for someone to call out to him, to rebuke him, to tell him to turn back, this was a very small, dark room where the Sultan had rested occasionally, the little window looked onto the harem, on the round table in the middle of the room was a dark brown medicine bottle with a label that bore the vague instruction, “a glass to be taken occasionally,” there was another bottle next to it that looked like a liquor bottle.

The door leading to the rear sections which contained the little secrets and human details of an emperor’s life that no one had even dared to be curious about was in the back of the room; the two strange bottles on the table gave the first confidential clues to a life that might turn out to be simpler than expected.

…He entered a narrow, windowless corridor.  His father had told him that because of his fear of being assassinated, the Sultan had constantly either had doors walled up or doors opened in walls, and had had the corridors built so narrow that only one person at a time could pass; from the corridor he reached the room where the Sultan had slept for the last time before leaving the palace.

This room was also small and dark, the only window looked onto the inner courtyard, a velvet sofa that was also used as a bed stood against the wall, there was a disordered cotton quilt and five or six colorful silk cushions on the sofa, a wrinkled white nightshirt had been thrown onto an armchair next to the bed, by the head of the bed there was a little shelf for the Sultan to put the book he read at night, his coffee cup, and perhaps his gun, behind a folding lacquered screen in a corner was an alcove with a washbowl and a pitcher, and a Japanese painting hung over the bed.

When Hikmet Bey saw this simple, indeed scruffy room that was behind the magnificent splendor of the empire, he saw that the decorative Hassa regiment, carriages pulled by horses with silk harnesses, treasure chests full of emeralds and diamonds, velvet pouches full of gold that were given as rewards, uniforms that glittered with medals, all the betrayals, murders, uprisings, and executions were meaningless, he had the impression that it was all nonsensical theater.  Had it all been for this, to sleep in a room like that?

Bu salona daha önce iki kere girmişti ama sarayla ilgili bütün bilgisi bu salonun sınırında bitiyordu, daha ötesinde ne olduğunu hiçbir zaman görmemişti. 

Salonun arka tarafında küçük bir oda bulunuyordu; birisinin arkasından seslenmesini, onu azarlamasını, geri dönmesini söylemesini bekleyerek, ürkek adımlarla o odaya yürüdü, burası, Padişah’ın arada sırada dinlendiği daracık ve karanlık bir odaydı, küçük penceresi hareme bakıyordu, odanın ortasındaki yuvarlak masada, üzerinde “ara sıra bir bardak içilecek” gibi belirsiz bir talimat yazan koyu kahverengi bir ilaç şişesi ile likör şişesine benzer bir başka şişe yan yana duruyordu.

Hiç kimsenin merak etmeye bile cesaretinin yetmediği bir imparatorun hayatının ufak tefek sırlarının, insani ayrıntılarının bulunduğu daha arka bölümlere giden kapı, küçük odanın dip tarafındaydı; masanın üstünde duran iki garip şişe, beklenildiğinden daha basit olabilecek bu hayatın ilk mahrem ipuçlarını veriyordu.

…Penceresiz daracık bir koridora girdi.  Padişah’ın her an bir suikasta uğramak korkusuyla sürekli olarak bazı kapıların yerine duvarlar ördürüp bazı duvarlara kapılar açtırdığını, koridorları ancak bir kişinin geçebileceği kadar dar yaptırdığını babasından duymuştu; bu koridordan, Padişah’ın saraydan ayrılmadan önce son kez uyuduğu odaya ulaştı.

Burası da küçük ve karanlıktı, tek penceresi iç avluya bakıyordu, duvarın dibine yatak olarak da kullanılan kadife bir kanepe yerleştirilmişti, kanepenin üzerinde dağınık pamuklu bir yorganla, beş-altı tane renkli ipek yastık vardı, yatağın yanındaki koltuğun üzerine beyaz bir gecelik entarisi buruşuk bir şekilde atılmıştı, yatağın başucuna, Padişah’ın geceleyin okuduğu kitabı, içtiği kahvenin fincanını, belki de tabancasını koyması için minik bir raf yerleştirilmişti, odanın bir köşesindeki lake paravanın ardında duvara oyulmuş bir girintide bir leğenle bir ibrik duruyordu, yatağın üstünde ise bir Japon resmi asılıydı.

Bir imparatorluğun o muhteşem görkeminin, süslü hassa alaylarının, ipek koşumlu atların çektiği arabaların, zümrütlerle, elmaslarla, pırlantalarla dolu hazinelerin, kadife keselere doldurulmuş altınlarla bağışlanan servetlerin, madalyalarla parıldayan üniformaların, ihanetlerin, cinayetlerin, ayaklanmaların, idamların arkasında duran bu basit, hatta pasaklı yatak odasını görmek Hikmet Bey’de bütün yaşanılanların anlamsız ve saçma bir tiyatro olduğu izlenimini uyandırmıştı.  Bunun için miydi her şey, böyle bir odada yatmak için miydi?

Ahmet Altan, İsyan Günlerinde Aşk, 360-361

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Google photo

You are commenting using your Google account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: