Site icon Hatter Tea Party

This could be an allegory for…

from Son Oyun, Ahmet Altan:

Galiba o anda, hayatımın değişiceğini hissetmiştim, bunu anlatmak çok zor, o gülüş ve hemen ardından gelen o tutuşun bir başlangıç olduğunu nasıl anlamış olduğumu anlatamam, sadece anlamıştım işte.  

It was probably in that moment that I sensed that my life was going to change.  It’s so hard to understand — in between that laugh and the way he grasped my arm — how I understood this was the beginning of a monumental change.  I can’t explain how, only that I understood it was.

İnsanların böyle hissettiği sık olur, o anda hissettikleri gerçekleşirse daha sonra “Hissetmiştim” derler, gerçekleşmezse unutur giderler, bunu biliyorum.  

This happens a lot to people.  In retrospect people will say that they “sensed it” at the moment of what later turned out to be a critical juncture.  But if things don’t come to pass after such a moment, it fades from their memory.  I know this.

Bu, öyle bir şey değil.

But this wasn’t that kind of thing.

(8).

__________________________________________________

Onlardan biri olmadığımı düşünmelerinde bir sakınca yoktu, onlardan biri değildim.  Onlardan biri gibi gözükmeye çalışmamın, gözlerinde eğer biraz değerim varsa onu da yitirmeme yol açacağını biliyordum.

That I was not, in their minds, one of them, was not a problem for me.  I wasn’t one of them.  I knew that an opening would come if I played it cool and was a bit different, didn’t try to appear to be one of them.

Bir süre sonra birisinin asıl merak ettiğim konuyu açacağına emindim.  Ve o konu açıldı.

I was certain that one of them would open up on the subject I was curious about, any moment now.  And, sure enough, they did.

O zaman kibar bir gülümsemeyle sormak istediğimi sordum.

And with a polite smile I asked the question I’d been wanting to ask.

—Bu yukardaki kiliseyle ilgili efsane nereden kaynaklanıyor?  Kim Hazreti İsa’nın orada gömülü olduğu efsanesini yaratmış?

—Where does the legend come from about that church on the hillside?  Who first started telling the story that Jesus is buried there?

Zenginlerle yoksullar arasındaki fark da o zaman ortaya çıktı, kasabanın nerdeyse bütün yoksulları Hazreti İsa’nın orada yattığına inanıyordu ama zenginlerin hikâyesi bambaşkaydı, yoksulların Hazreti İsa’yı gördüğü yerde onlar parayı görüyordu.  

The difference between the poor I’d met elsewhere in this strange town and their wealthier counterparts at this private gathering became clear.  All of the poor believed that Jesus of Nazareth was buried there, but the affluent believed a different story — where the poor saw a spiritual tomb, the people here saw worldly riches.

Büyük şehrin yakınlarında çok ünlü bir tatil köyünün sahibi olan Hamdullah Bey, “Onu herhalde bir Roma generali çıkardı,” dedi.

Mr. Hamdullah, a proprietor of a famous resort in a neighboring town, said: “That story was probably made up by a Roman general.”

Sonra her biri diğerinin cümlesini tamamlayarak kendi inandıkları hikâyeyi anlattılar.  

And then everyone began chiming in, contributing pieces of the story.

—O kilisenin altında çok derin ve karmaşık bir labirent var.  Bu bölgenin Romalı generali kıyılarda yakaladığı korsan gemilerinden topladığı ganimetleri oraya gönmüş, kimse gelip sakladığı hazineyi bulmasın diye de üstüne o küçük kiliseyi dikip Hazreti İsa’nın orada gömülü olduğunu söylemiş. 

—Under that church is a deep and intricate labyrinth.   The Roman general of this district buried the pirate booty there that he captured from pirate ships along the coast.  To prevent anyone from finding the hidden treasure, he spread it around that Jesus of Nazareth was buried under that little church.

—Peki kime ait orası?

—Okay, so, to whom does that land belong?

Bir sessizlik oldu.

Silence.

Hepsinin yerine Rahmi cevap verdi.  Hepsine bir ağırbaşlılık ve ciddiyet gelmişti bu konudan söz ederken.

Out of the group, Rahmi finally spoke up.  A serious and performatively dignified air came over the others as Rahmi addressed the question.

—Şu anda kime ait olduğu belli değil.  En son bir Osmanlı paşasına ait olduğunu biliniyor.  Onun bıraktığı tapunun nerede olduğu ise bilinmiyor.  Tapu kasabada birisinde, bundan eminiz ama ya tapunun sahibi ortaya çıkmaktan korkuyor…

—In our day it’s uncertain whose land that is.  The most recent confirmed owner was an Ottoman Pasha.  No one knows what became of his deed.  The land deed is with someone in town, we are sure, but whoever has it is afraid to come forward…

—Niye korksun, diye araya girdim.

—Why afraid?, I interrupted.

—Çok büyük, tahmin bile edemeyeceğiniz kadar büyük bir servet var orada.  O parayla bir memleket satın alınır… Yüzlerce korsan gemisinden toplanmış ganimet bu.  Kimsenin o kadar parayı tek başına almasına izin vermezler.  O miktarda bir para ciddi tehlikedir.  Onun için korkup saklanıyordur, o hazineyi oradan çıkarmanın bir yolunu düşünüyordur.  Ya da…

—There’s a huge fortune buried there, inestimable.  One could buy an entire country with that amount of money… It is the booty collected from hundreds of pirate ships.  One person would never be allowed to hold so much wealth alone.  That is a seriously dangerous amount of money.  That is why the holder of the deed is afraid and hiding while he plots to extract the treasure.  Either that, or…

—Ya da… diye ben de onun sözünü tekrarlayıp bekledim.

—Either that, or… I repeated his words as I waited for him to continue.

—Ya da paşanın ölümlü sırasında evrakları dağıldı, tapu paşanın ev ahalisinden birinin, ne bileyim, mesela kâhyasının eline, oradan da onun mirasçılarına geçti ama tapu eski yazıyla yazılmış olduğu için şu anda elinde bulunduran ne olduğunu bilmiyor… Bir tavanarasındaki bir sandıkta öyle duruyor olabilir.

—Either that or the papers were lost when the Pasha died, or the deed went to one of his relatives.  For all we know it fell into the the hands of his butler and passed down to a butler’s heirs, unable to read the archaic language of the Ottoman deed, leaving no one to know what became of it…. It could be sitting in a box in an attic.

—Kimse gömüyü bulmak için orayı kazmaya çalışmıyor mu?

—Has no one ever excavated to find what’s buried there?

—Orası öyle gizlice kazılabilecek bir yer değil, çok derin kuyuları, labirentleri var.  Ayrıca orayı kazmaya kalkmak uğursuzluk getirir.  Birkaç arkeolog da devletten izin alıp kazmaya geldi ama orayı kim kazmaya kalksa öldü bugüne dek.  Hiç yaşayan olmadı.  

—That is not a place to be excavated in secret, given the deep wells and labyrinths.  And furthermore, bad luck befalls people who dig there.  A few archeologists came with state permission to dig, but everyone who has come so far has ended up dead.  None lived beyond it.

—Nasıl öldüler, dedim şaşkınlıkla.

—How did they die?, I asked with astonishment.

—Trafik kazasında öldüler, denizde boğuldular, bir kavgada vuruldular.

—Traffic accidents, drowning at sea, shot in a fight.

—Peki nasıl açıklıyorsunuz o ölümleri?

—Well, how do you account for those deaths?

—Bilmiyorum… Ama orası bütün kasabanın gözetlediği bir yer.  Sadece kasaba ahalisi de değil herhalde gözetleyen.  Oraya birisi yaklaşmaya kalktığında beş dakika sonra herkes duyar.

—I don’t know… But that is a place watched by the entire town.  And it’s not even just the relatives of the people in this town who have an eye on it.  If anyone comes close to that place, everyone seems to hear about it within five minutes.

—Tehlikeli mi yani oraya gitmek?

—So you would say it’s dangerous to go over there?

—Eh, tavsiye etmem kimseye oraya gitmesini… Herkes o hazineyi almamaya razı olabilir ama kimse başka birisinin onu almasına razı olmaz.  Oraya yaklaşana bütün kasaba düşman olur.

—Hey, I wouldn’t recommend anyone go over there… Everyone is willing to let the treasure be, but no one is willing to let others possess it.  Anyone who gets close to it will make an enemy of the entire town.

—Sonra nedense bir uyarı gibi yeniden vurgulama gereği duydu, “Bütün kasaba orayı gözetliyor,” bir an hep birlikte dönüp kuşkuyla bana baktılar, o zaman anladım neden kasabada benden başka bir yabancı yaşamadığını, belki de yüz yıllardır süren bir söylenti nedeniyle hepsi biraz paranoyaklaşmıştı, herkesi bir hazine avcısı olarak görüyorlar, kasabaya yaklaşan her yabancıyı düşman belliyorlardı.

—And for some reason he stressed his warning again, “Everyone in this town watches that place,” and for a moment all present turned at once and looked at me with suspicion, a shared paranoia borne of a hundred-year-old rumor.  They all saw a treasure hunter, any individual who approached the town could plausibly be an enemy.

Hepsi belli ki o tapunun peşindeydi, bunun için gizlice araştırmalar yapıyorlar, kasabadaki çetelerden kendilerine istihbarat elemanları topluyorlar, sürekli birbirlerini gözetliyorlardı.  Kasabada biraz fazla kalan her yabancı bir süre sonra gitmek zorunda bırakılıyordu, gitmeyenlerin ise başına mutlaka bir kaza geliyordu.

They were clearly all after that deed, secretly conducting research, soliciting whispers of evidence from the town’s gangs, continuously watching one another.  A stranger lingering too long in this town would be forced to leave, any who didn’t would surely meet with an accident.

Bu bitmez tükenmez hazine avcılığı kasaba halkının yaşama biçimi olmuştu.  Rahmi’nin söylediği gibi, “Herkes o hazineye dokunmamaya razıydı ama bir başkasının ona dokunmasına asla izin vermezlerdi,” böyle bir şeyi aklından geçirmek bile bir insanın hayatından vazgeçmesi demekti bu kasabada.  

This endless, inexhaustible search for treasure had come to define life in this town.  As Rahmi had said, “Everyone is content to keep their hands off the treasure, but never could they give permission for another to touch it.”  To think such a thing in this town would be to surrender one’s grip on reality.

Şimdi burada, bu bankta oturup düşündüğümde, bu hazinenin kasabayı çıldırttığını, onları kuşaklar boyunca zehirleyip bütün dünyadan kopardığını, yabancılara düşman ettiğini anlıyordum.

Recalling all of this exchange from the bench where I now sit reflecting, I understand that the treasure drove the people of the town crazy, poisoned generations and cut them off from the outside world, made enemies of strangers.

Kendi aralarında normal insanlar gibi davranabiliyorlardı ama aralarına bir yabancı girdiğinde aslında hepsinin deli olduğu anlaşılıyordu.

This explained to me now why they were able to behave amongst themselves as if they were normal people.  It took a stranger in their midst for their true insanity to show itself.

Bir tımarhaneydi orası.

It was a madhouse.

(74-77).

Çeviren: E. Geddes

Exit mobile version